29 Haziran 2013 Cumartesi

GEZİ EYLEMLERİNDEN SIKILAN ARKADAŞ’A MEKTUP,

Merhaba sevgili E....T....
Geçenlerde sosyal medyada bir paylaşımından “bi durun, bi durun” diye başlayan ve canını çok sıkan iktidarı protesto edenlere veryansın ettiğin yazını okumuştum… İşte o yazına ithafen sana ve senin gibi düşünenlere yazıyorum. Umarım okursun…

Bak sana ne diyeceğim;
Her gün aynı yüzü sabah öğle akşam tüm televizyon kanallarında görmüş olmaktan sıkılmıyorsun,
ama akşam üstleri toplanan kalabalık canını sıkıyor öyle mi?

Anımsar mısın bilmem, bir hayli zaman önceydi, yine feysbukta "10 yıldır maaşım artmadı, benim yaptığım işin yarısını yapmayan adam benden fazla maaş alıyor" diye ağlayarak paylaştığın bir yazın vardı… Bu durum artık canını sıkmıyor ama protestocular canını sıkıyor öyle mi?

Çok geliştik, refahımız olağan üstü arttı,  gayri safi milli hasıladan payımıza düşen para 10.000 doları çoktan aştı yalanları canını sıkmıyor ama maşının aynı oranda artmıyor oluşunu bir yana bırak, mevcut gelirinin dahi alım gücünü sürekli yitiriyor olması da canını sıkmıyor, ama mahalle aralarında her yer taksim her ter direniş diyen çocuklar seni çok sıkıyor öyle mi?

Özelleştirmelerin biçimi, fiyatı ve kimlere nasıl gerçekleştiği, dış borçların acayip oranda artmış ve artmaya devam ediyor oluşu, ülkedeki sıcak paranın 170 milyar doları bulması canını sıkmıyor, o güzelim canını gençlerin "yaşamıma müdahale etme" tavrı ve eylemleri çok canını çok sıkıyor öyle mi?

9-10 yaşlarına geldiklerinde sırf meslek okuluna gitsinler diye 6, ila 6.5 yaşındaki bebelerin ilkokula başlatılması sonucu gerçekleşen facia hiç ama hiç canını sıkmamış ama "senin gibi düşünmediğim için bana olumsuz davranamazsın" diyen insanların eylemleri seni çok sıktı öyle mi?

Sen bir devlet dairesinde memursun biliyorum…. İktidar yanlısı veya tarikat gönüllüsü olmayan hiç kimsenin bir kadroya atanmıyor oluşu, kadrolara atamalarda liyakata değil de başka ölçütlere bakılıyor olması senin canını sıkmıyor ama cinsiyetçi yaklaşımları reddeden, seküler düşünen ve bu düşüncelerinden dolayı mağdur olmak istemeyen insanların karşı duruş eylemleri canını sıkıyor değil mi?

Ve tutturmuşsun bir huzur ve güven ortamı…
Peki sabaha karşı evlere girilip derdest edilen insanların huzur ve güven ortamı için ne diyorsun?.. Hiç… Çünkü onlar muhalif… Muhalifsen her şey mubah öyle mi?..
Unutma 12 eylül askeri darbesi de “huzur ve güven ortamı” için gerçekleşmişti...

Bak sevgili E.T.
Gerçek huzur ve güven ortamı;
Herkesin emeğinin karşılığını aldığı,
Kendini özgürce ifade edebildiği,
Adaletin herkes için eşit ve adil olarak uygulandığı,
Çoğulcu, katılımcı
"Demokratik toplumsal" bir düzendir….
Bunun dışındaki hiçbir ortam “huzurlu ve güvenli” değildir.


Görüşmek dileği ile, selamlar...

Etiketler: ,

25 Haziran 2013 Salı

OY VERMEK GENEL VEKÂLET VERMEK DEĞİLDİR.

Bir partiye ya da bir kişiye verilen oy "genel vekâletname" vermek demek değildir. Özellikle demokratik rejimlerde oy eşittir vekâlet verme anlamına gelmez. Geliyorsa orada tam olarak demokratik bir kültürden ve sistemden söz etmek mümkün değildir.

Örneğin; İktidara seçimle gelmiş olan bir parti ya da yetkili kişi muhalefete ve muhalif kişilere yönelik olarak “kardeşim sen ne dersen de, biz oraya şunu da yaparız, bunu da yaparız, sana mı soracağız, zaten halk bize bu vekâleti vermiş" dediği an onun “demokrasi bilinci ve kültürünün” bittiği andır.

O halde oy vermek nedir peki?
Oy vermek; "sen ya da siz iktidar için benim uygun gördüğüm kişi ya da partisiniz" demektir. Hepsi budur... Ama bu “ yaptığın ve yapacağın her türlü icraata vekâlet veriyorum, benim adıma ne istersen yap” anlamına gelen bir içerik ve işleyiş demek değildir. 
Literatür bağlamında oy verme ise; egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğuna dair demokrasi pratiğin önkoşulu olan "seçme ve seçilme hakkı"  yerine getirilmiş olmasıdır. 

Ama tüm bunlara karşın oy'u alan kişi ya da parti, o söz konusu oy'u "halkın verdiği bir genel bir vekâlet olarak görüyorsa ve bu vekâleti kayıtsız şartsız destek olarak algılıyorsa işte bu, demokrasi işleyişi ile ilgili problematiğin de başladığı nokta anlamına gelmektedir.

Özellikle demokrasiyi kişilik ve kültürel kimliğini oluşturmada içselleştirmiş olan politikacılar halkın büyük kısmının da olsa, kendilerine verilen oyları “istediği ve dilediği her şeyi yapmaya muktedir olma” anlamında değerlendirmezler.

Türkiye'de öncelikle bu algıyı değiştirmek, gerek memleket siyasetinin ve gerekse siyasetçilerin kalitelerini ve işlevlerini olumlu olarak geliştirmelerine önemli katkılar sağlayacaktır.
Bilindiği üzere seçimle de olsa yetki makamına gelenler "muktedir olma” gereği ve dolayısı ile de  “muktedir olmaları" zorunluluğu üzerine koşullanmış durumdadırlar. Oysa "muktedirlik" bireysel olarak demokratik bir tutum ve davranış olmadığı gibi, sistem ile ilgili olarak da anti-demokratik işleyişin ortaya çıkması anlamına gelir.

Ayrıca başka bir nokta; Örneğin iktidar partisine oy verenlerin tamamı; oy verdikleri koşulların gereği gibi düşünmüyor olabilecekleri gibi, bazı konularda oy verdikleri kişiler gibi düşünmüyor da olabilirler. Yani oy verme her koşul ve her konuda aynı düşünceye sahip olma anlamına gelmemektedir. İşte bu gerçekliktir ki; iktidara gelmiş olanların sürekli algılarını açık tutmaları ve eğilimleri değerlendirmeleri gereği ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda oy veren, oy verdiği kişiye her şeyi gönlünce yapmasına yönelik bir vekâletname vermiş olmaz/olmamalıdır.

Kaldı ki; seçilmişlerin seçildikten sonra kendisini seçmeyenlerin de seçilmişleri olduğunu unutmamaları en temel demokrasi kuralı ve koşuludur. Bunun unutulduğu ya da dikkate alınmadığı sistemler asla demokratik sistemler olarak değerlendirilmezler.


Etiketler: ,

16 Haziran 2013 Pazar

AKP İKTİDARININ İKİ YÜZÜ; KÜRT SORUNU VE GEZİ PARKI

Kürt sorununu çözmek aynı zamanda iki getirisi olan bir olgudur iktidar için.
Bu yüzdendir ki, serin kanlı, akılcı, alttan alan, fevrileşmeyen bir tutum içinde olabilmiştir. Çünkü; birincisi bu sorunu çözerek kalıcı olmak ve iktidarının devamını sağlamak istemektedir. İkincisi hep eleştirdiği milli devlet geleneğini ve Cumhuriyet felsefesini ortadan kaldırmayı haklı gösterecek argümanları gerekçelendirme imkanın bulmaktadır.

Gezi parkı meselesi ise (ki çok basit bir meseledir aslında) Kürt sorununa göre lafı bile edilmeyecek derecede bir sorun olmakla birlikte iktidarı bu kadar fevrileştirmesinin altında yatan; karşısındaki insanların dönüştürmeye karşı oluşlarıdır. Düşünsenize 10 yıldır gerçekleştirilen tüm icraatlara karşın "yaşam tarzı" mücadelesi veren bir kitlenin hala var olduğunun görülmesi, üstelik bu küçük sanılan kitlenin "uyuyan devi uyandırması" ihtimali iktidarı çılgına çevirmiştir. İktidarın öfkesi "biz hala neden başaramadık" veya "bize hala nasıl karşı koyulabilir" telaşı ve gerginliğinin dışa vurumundan başka bir şey değildir.

İktidarın Kürt sorununa gösterdiği duyarlılık, Kürtlerin iktidarın gericileştirme ve piyasalaştırmaya karşı sanıldığı kadar şiddetli muhalefet yapmamış olmaları ile ilgilidir ki; iktidar için önemli olan da budur. Üniter yapı, federasyon gibi konular ise, iktidarı asla rahatsız etmemektedir.

Gezi parkı olayı bambaşka bir şeydir. O iktidarın var olma nedenlerine karşı bir duruşu ifade etmektedir... İktidarın bütün hoyratlığı ve acımasızlığının temel nedeni işte budur.


Etiketler: , ,

REFERANDUM…

Referandum; halka sormak, halkın görüş ve düşüncesine önem vermek olarak tanımlanınca, referanduma karşı gelmek de doğal olarak halka karşı gelmek halkın görüş ve düşüncesine önem vermemek olarak değerlendiriliyor...
Oysa ne büyük yanılgıdır bu...
Bilindiği üzere 1980 faşist darbesi anayasası referandum sonucu, sözüm ona halka sorularak %90 oy ile onaylandı... Peki halkımız %90 oranında onayladığı söz konusu anayasa ile ilgili ne biliyordu? anayasa sürecindeki nesnel katkısı neydi? Ve en önemlisi halkımız anayasanın neresinde yer alıyordu?
Referandum, referandum yapılacak konu ile ilgili bilgi, ilgi ve nesnel bağlantısı olan kişiler ile gerçekleştirilir. Ve referandum bir olaydan direkt olumsuz ve olumlu etkilenme durumu bilincinin iradesi varsa anlam taşır. Bu bağlamda taksime gelip gezi parkı için mücadele veren insanların varlığı bir referandum anlamı taşırken, “bize yol ver gidelim taksim'dekileri ezelim” isteği ve teamülü ise referandum anlamı taşımaz. Yani bazı çoğunluğun isteği anlamsız olabilirken bazı azınlığın isteği daha anlamlıdır. İşte buna Demokrasi kültürü ve bilinci denmektedir.
Sen referandum meselesini particilik, ırksal veya dinsel tema üzerinden yürütürsen bu referandum değil, kamplaşma ve asıl olandan sapma anlamı taşır ki; yarar değil zarar getirir...
Hitler Avrupa’yı kasıp kavururken aldığı oy oranı bellidir.. Aynı Hitler bir referandum yaparak "ben Alman ırkını tek hâkim ırk yapacağım, bunun için ne gerekirse yapmam için bana yetki verir misiniz” diye sorsaydı sonuç ne çıkardı sanıyorsunuz? 
Referandum ile halka soralım anlayışı bir halk dalkavukluğudur. Ümraniye'de oturan “Ayşe Teğze”ye Taksim Gezi Parkına topçu kışlası yapalım mı? Yapmayalım mı? diye sormak Ayşe Teğzeye önem vermek mi oluyor? Ya da Ayşe Teğze “oraya istediğiniz gibi güzel bir topçu kışlası yapın” derse, sırf Ayşe Teğze böyle istedi diye doğru bir iş yapılmış mı olur?.. 
Referandum doğru, yerinde ve işlevsel olduğu zaman demokratik bir seçim argümanıdır. Bunun dışında kullanıldığında ise otoritenin yapacaklarına ve yapmak istediklerine yönelik hukuki bir kılıftan ibarettir.



Etiketler:

2013 YILININ TATAR RAMAZANLARI; GEZİ PARKI EYLEMCİLERİ...

Kerim Korcan'ın Hikaye kitabından uyarlanan filmleri herkes bilir; Tatar Ramazan ve Tatar Ramazan sürgünde.

1976'da İstanbul Şehir Tiyatrosunda sahnelenen hikaye 90 ve 92 yıllarında film olarak çekilmiş ve oldukça beğeni toplamıştır.

Hikaye ve filmler hapishane yaşamından kesitler içerir; cezaevi müdürü, gardiyan gibi görevlilerin olumsuz davranışlarının yol açtığı ağalık düzenine vurgu yapar. 

Tiyatro ve filmde Tatar Ramazan milletin burnundan getiren Abdurrahman Çavuşu hakladığında güvenlik güçleri ve özellikle hapishane müdürüne; "Burada vurulacak birisi vardı, onu da ben vurdum! Benim adım Tatar Ramazan gücün varsa gelip alsana" repliğini söyler.

1976'da ilk kez İstanbul'da tiyatroda sahneye koyulan eser, ne ilginçtir ki 2013 de farklı bir versiyon ve farklı bir anlayışla Taksim Gezi Parkında bu kez gerçekten sahneye koyulmaktadır. Ve binlerce akıllı, zeki entellektüel Tatar Ramazanlar ile birlikte...

Bir toplum önünde sonunda baskıya, ihanete, dışlamaya karşı Tatar Ramazanlarını çıkarmak zorundadır. Bunu başarabilenler onurlu ve saygın olurlar.. Çıkaramayanlar 3. dünya ülkesi olarak kalmaya devam ederler.

Hükümetler ne kadar çok Tatar Ramazanlar yaratmaya neden oluyorsa o kadar başarısız ama bir ülke her türlü olumsuzluğun karşısında ne kadar çok Tatar Ramazanlar çıkarabiliyorsa o kadar ümit var demektir.

Etiketler: