Neredeyse herkes mutlaka bir
başkası tarafından ya bir hakarete, ya bir aşağılamaya, ya da bir
ötekileştirmeye uğramış durumdadır. Ya da tam tersi hepimiz olmasa bile çoğumuz
bir başkasını rencide etmiş, değersizleştirme ya da önemsizleştirme davranışı
sergilemiş durumdayızdır.
Buradaki en önemli işleyiş ise
"gücü gücü yetene" kuralsızlığının sistematiğidir. Kendinden daha
güçsüz olana her şeyi yapabilirsin. Üstelik yasalarınız, yönetmelikleriniz,
yönergeleriniz ve bunlara ilişkin tüm adli ve kolluk pratiğiniz de buna olanak sağlayan
bir işleve sahipse durum vahim demektir.
Toplumsal statüler, ekonomik
zenginlikler, geleneksel ve törel kurallar, dayatmalar, devlet erkine sahip
olma ve benzeri ayrıcalıkları kullanarak bir başkasını değersizleştirmeye
dayalı toplumsal ilişkiler söz konusu toplumu mutsuz kılan toplumsal bir yaşama
modelidir ve post-modern bir ilkelliği içinde barındır.
Böylesi bir toplumun bireyleri en
azından gündelik yaşamlarında yorgunluk,
isteksizlik, iş doyumu yetersizliği, yaşama sevincinde azalma, toplumsal
yaşamdan uzaklaşma mağdurlarıdırlar. Dahası, hırsızlığın, taciz ve tecavüzlerin,
sapkın diğer sosyal davranışların da nedenleri arasında böylesi toplumsal
ilişkilerin rolü yadsınamayacak kadar büyüktür.
Kendini önemsiz ve değersiz hisseden insanlardan daha
tehlikeli başka bir canlı türü yoktur.
Ülkemizde "gücü gücü
yetene" işleyişi ile çoğu kişi bir başkasına "haddini bildirme",
"dersini verme" "alay etme", "aşağılama" gibi
değersiz kılma hastalığına yakalanmış durumdadır. Aslında iyi analiz
edildiğinde bu toplumsal bir sapma içinde bulunduğumuz gerçeğidir.
Birisi seni değersiz kılarken sen
de bir başkasını değersiz kılıyorsun. Eğer kendinden güçsüz bulup, önemsiz
kılacağın ve değersizleştireceğin birisini bulamazsan vay haline. Bu bir moda
gibi, fakat bu modayı izlemek için mutlaka “altında” birilerinin olması gerek.
Tıpkı “üstündekiler” olduğu gibi.
Cumhurbaşkanından, en alt
katmandaki insana kadar herkesin uygun bulduğu bir başkasına hakaret ettiği,
rencide ettiği, aşağıladığı, kötülediği, değersizleştirdiği toplumsal bir yaşam
ilişkisi girdabında dönenip duruyoruz. Üstelik bundan dolayı ciddi bir
verimlilik ve kişisel sağlık kaybına da uğruyoruz.
Bir toplumda yer alan ve yaşayan
insanlar ait oldukları toplumsal sınıf, statü, din, mezhep, renk, dil,
engellilik, özürlülük, cinsiyet, yaş, coğrafya, düşünce ve/veya her nedense
önemsiz kılınmaya ve değersizleştirmeye uğramıyorlar ya da ne kadar az
uğruyorlarsa o toplum o denli sağlıklı ve uygar bir toplumdur.
Bu ülkede "değişim" için
bir yerden başlamak gerekiyorsa, başlanması gereken yer işte tam burasıdır.
“Yeni Türkiye” diyenlerin yeniden kastedecekleri şey bu olmalıdır aslında.
Düzenin ve ekonomik sistemin insanı değersizleştiren işleyişi bir tarafa,
insanların insanları mutsuz kılmalarını engelleyecek toplumsal ilişkiler
sistematiğini kurumsal hale getirmek. Bu
sınıfsız toplum falan istemek ve bunu başarmak kadar ütopik bir şey değildir.
Bu her insanın incinebileceği bir onuru ve bir gururu olduğunun kabul edilmesi
ve bunun toplumsal ilişkilere yansımasının yasalar ve bu yasaların uygulaması
ile teminat altına alınmasından geçer.
Yeni Türkiye’yi kurmak incinmemiş
insanlar ve bu insanlardan oluşan bir toplum oluşturabilmekten geçer.
Etiketler: değersiz kılma, toplumsal ilişkiler