20 Mart 2015 Cuma

GÜVEN


En çok ihtiyacımız olan duygu ve değerlerden birisidir Güven.. 
Güven sözcüğü ve kavramı belki çok sözü edilen, sık telaffuz edilen bir sözcük veya kavram değil. Ama zaten "güven" söz olarak kullanılması ve ifade edilmesi gereken değil hissedilmesi gereken bir duygu ve bir tutumdur.
İnsan yaşamında hissedilebilirliği kişiyi inanılmaz derecede olumlu etkileyen bir duygu olan "güven" yaşamı rahat ve güzel kılmanın koşullarından birisidir.  
Güven duyabilmek yaşarken tehlike ve olumsuzluklara karşı emin olabilmek duyusudur. Bebeklikten başlayan yaşamın her döneminde kendini daha iyi ve rahat hissedebilmenin en temel dayanağıdır. 

Güvenilir olmak ise hissettiklerinin başkasına hissettirilmesidir ve yaşamın ilerleyen dönemlerinde var olmanın insana yüklediği en önemli anlamlardan birisidir.

"Güvendiğin birilerinin olması ve güvenilir birisi olmak"... 

Kısaca demem odur ki; Aşk, meşk, arkadaşlık, mal, mülk, paye, şöhret yani sahip olduğumuz başka ne varsa bir yana, güven ile ilgili sorunsuz olmak bir yanadır.

Güven bildiğimiz ve sandığımızdan çok daha önemli ve değerli bir kavram ve değerdir. 

İnsanın tüm yaşamı boyunca en büyük kıymetlisinin en güvendiği kişi olması boşuna değildir.

Etiketler:

ÇANAKKALE SAVAŞLARI BİR TRAJEDİDİR.


 Neden mi?
Savaştan hemen sonraki yıllarda boğazdan geçirmediğin o gemiler ellerini kollarını sallayarak İstanbul'a geçip gittikleri için trajedidir.
Neden mi?
İttifak ve itilaf devletlerinin paylaşım savaşlarının elde edilmesi gereken bir lokması haline gelmiş olduğun için trajedidir.
Neden mi?
En kötüsü de istekli ya da isteksiz cepheye sürdüğün ve neredeyse hepsinin de öldüğü bunca insan üzerinden nemalanmayı ve varlığını daha da güçlendirmeyi düşünebildiğin için trajedidir.
Neden mi?
Milliyetçi damardan girip kahramanlıklar üzerinden, Dinci damardan girip kutsiyet üzerinden yürüdüğün için trajedidir.
Neden mi?
Savaşı sadece Osmanlı başarısı diye tanımladığın, üstelik “yedi düvele karşı” sözleriyle bir anlam yükleyip söz konusu savaşa, sözüm ona sömürgecilik ve paylaşımcılık karşıtı bir misyon yüklediğin için trajedidir.
Neden mi?
“Benim savaşım daha iyi ve güzel, sizin savaşınız değil”  der gibi bu ülkenin biricik anti-emperyalist savaşı olan Kurtuluş Savaşını görmezden geldiğin ve Çanakkale savaşı ile Kurtuluş savaşını ilişkilendiremediğin için trajedidir.
Ve Neden mi?
Her şeyden önce savaşın kendisi bir trajedidir de ondan.
Gelibolu yarım adasının Egeye kısrak başı gibi uzanan kara parçası, ders alınası, insanın tüylerini diken, diken edesi yurtseverliklerin, inançlılıkların, anlatılamaz zorlukların ve dönüşü olmayan can pazarlarının yaşandığı bir yerdir. Bunu anlamamak ve kabul etmemek için ya deli olmak ya da kötü olmak gerekir. Ama tüm bunlar "bu savaş niçin oldu? Peki bu insanlar neden öldü"? Sorusuna engel değildir ve olmamalıdır.
Çanakkale savaşlarını milli ya da dini olgular üzerinden okuyup "destansı" sonuçlar çıkarmak demek bu savaşın aynı zamanda bir trajedi olduğunu anlamamak demektir. Bu orada ölenlere yapılacak en büyük haksızlıktır.
Çanakkale savaşları ile ilgili son on yıldır ve özellikle 100.yıl törenlerinde yaşananlar biraz da böyle okunmalıdır.




Etiketler: , ,

16 Mart 2015 Pazartesi

TOPLUMSAL İLİŞKİLERİMİZDE "DEĞERSİZ KILMANIN” DAYANILMAZ AĞIRLIĞI...

Neredeyse herkes mutlaka bir başkası tarafından ya bir hakarete, ya bir aşağılamaya, ya da bir ötekileştirmeye uğramış durumdadır. Ya da tam tersi hepimiz olmasa bile çoğumuz bir başkasını rencide etmiş, değersizleştirme ya da önemsizleştirme davranışı sergilemiş durumdayızdır.
Buradaki en önemli işleyiş ise "gücü gücü yetene" kuralsızlığının sistematiğidir. Kendinden daha güçsüz olana her şeyi yapabilirsin. Üstelik yasalarınız, yönetmelikleriniz, yönergeleriniz ve bunlara ilişkin tüm adli ve kolluk pratiğiniz de buna olanak sağlayan bir işleve sahipse durum vahim demektir.
Toplumsal statüler, ekonomik zenginlikler, geleneksel ve törel kurallar, dayatmalar, devlet erkine sahip olma ve benzeri ayrıcalıkları kullanarak bir başkasını değersizleştirmeye dayalı toplumsal ilişkiler söz konusu toplumu mutsuz kılan toplumsal bir yaşama modelidir ve post-modern bir ilkelliği içinde barındır.
Böylesi bir toplumun bireyleri en azından gündelik yaşamlarında yorgunluk,  isteksizlik, iş doyumu yetersizliği, yaşama sevincinde azalma, toplumsal yaşamdan uzaklaşma mağdurlarıdırlar. Dahası, hırsızlığın, taciz ve tecavüzlerin, sapkın diğer sosyal davranışların da nedenleri arasında böylesi toplumsal ilişkilerin rolü yadsınamayacak kadar büyüktür.
Kendini önemsiz ve değersiz hisseden insanlardan daha tehlikeli başka bir canlı türü yoktur.
Ülkemizde "gücü gücü yetene" işleyişi ile çoğu kişi bir başkasına "haddini bildirme", "dersini verme" "alay etme", "aşağılama" gibi değersiz kılma hastalığına yakalanmış durumdadır. Aslında iyi analiz edildiğinde bu toplumsal bir sapma içinde bulunduğumuz gerçeğidir.
Birisi seni değersiz kılarken sen de bir başkasını değersiz kılıyorsun. Eğer kendinden güçsüz bulup, önemsiz kılacağın ve değersizleştireceğin birisini bulamazsan vay haline. Bu bir moda gibi, fakat bu modayı izlemek için mutlaka “altında” birilerinin olması gerek. Tıpkı “üstündekiler” olduğu gibi.
Cumhurbaşkanından, en alt katmandaki insana kadar herkesin uygun bulduğu bir başkasına hakaret ettiği, rencide ettiği, aşağıladığı, kötülediği, değersizleştirdiği toplumsal bir yaşam ilişkisi girdabında dönenip duruyoruz. Üstelik bundan dolayı ciddi bir verimlilik ve kişisel sağlık kaybına da uğruyoruz.
Bir toplumda yer alan ve yaşayan insanlar ait oldukları toplumsal sınıf, statü, din, mezhep, renk, dil, engellilik, özürlülük, cinsiyet, yaş, coğrafya, düşünce ve/veya her nedense önemsiz kılınmaya ve değersizleştirmeye uğramıyorlar ya da ne kadar az uğruyorlarsa o toplum o denli sağlıklı ve uygar bir toplumdur.
Bu ülkede "değişim" için bir yerden başlamak gerekiyorsa,  başlanması gereken yer işte tam burasıdır. “Yeni Türkiye” diyenlerin yeniden kastedecekleri şey bu olmalıdır aslında. Düzenin ve ekonomik sistemin insanı değersizleştiren işleyişi bir tarafa, insanların insanları mutsuz kılmalarını engelleyecek toplumsal ilişkiler sistematiğini kurumsal hale getirmek.  Bu sınıfsız toplum falan istemek ve bunu başarmak kadar ütopik bir şey değildir. Bu her insanın incinebileceği bir onuru ve bir gururu olduğunun kabul edilmesi ve bunun toplumsal ilişkilere yansımasının yasalar ve bu yasaların uygulaması ile teminat altına alınmasından geçer.

Yeni Türkiye’yi kurmak incinmemiş insanlar ve bu insanlardan oluşan bir toplum oluşturabilmekten geçer.

Etiketler: ,

MUTLULUK BENCİL OLMAZ

Başkalarını mutsuz kılan insanlar kendileri de mutsuz insanlardır.
Mutlu etmeye eğilimli insanlar ise ya mutlu insanlardır ya da mutlu olmaya eğilimli insanlardır.
Bu bir "kalıp yargı" ya da aforizma değil, gerçeğin bizzat ta kendisidir. Kendimize dönüp baktığımızda göreceğimiz şeylerden birisi de budur.
O halde mutlu kılmaya yönelik emeği işe koşmayı mutlu olmanın nedenselliği ve amacı olarak da görmemizde yarar var.
"Kimi insanlar mutlu olmayı hiç hak etmiyor" meselesi ise başka bir şeydir.
O bambaşka bir konudur. Mutlu olmak bir haktır. Bu çok ama çok önemli bir yaşam ilkesidir.
Kendimizi mutlu kılmak, SANILDIĞI GİBİ BİREYİN SADECE KENDİSİ İÇİN BİR ŞEYLER YAPMASI VE KAZANMASI değildir.
Kendimizi mutlu kılmak, KENDİMİZ DIŞINDAKİLERE KAYITSIZ KALARAK elde edilecek bir his olamaz. Yanıbaşımızdaki eş dost akraba ve hayvanlar ve doğanın varlığına saygı ve onlar için yarar sağlamaktan elde edilecek bir mutluluk asla "bencil mutluluk" olmayacaktır.
Endüstriyel toplumun tüketim canavarları olan biz insanların mutluluğu sadece özel mülkiyet tutkusu ve iktidar sahibi olmaktan geçmemeli. Çünkü çok daha farklısını yapabilecek ve bu yaptıklarımızla mutlu olabilecek bir türden ve mutasyondan geliyoruz.
Hem herkes de bilir ve hisseder ki; Mutluluk asla tek kişilik değildir.

Etiketler:

6 Mart 2015 Cuma

İNSANLAR DİNSİZ DOĞARLAR..


YA DA
YENİ DOĞANIN DİNİ YOKTUR.
Onu dindar kılan ebeveynleri ve sosyal çevresidir.
Bu durumda Müslüman olmayan veya İslam dinini seçmemiş olan hiç bir Hristiyan, Yahudi, Hindu, Dinsiz ve diğerleri cehenneme gidecek olamazlar, öyle değil mi?
"Efendim aklı başına geldikten sonra (referans 12 yaş ve sonrası sanırım) İslamı seçip Müslüman olmayanlar için geçerlidir bu" deniyor ya.. Öyle değil işte.
Eğer öyle düşünülseydi 12 yaş öncesi çocuklarına yönelik bu kadar çok yeni düzenleme yapılır mıydı? Eğitim sistemi ters yüz edilir miydi örneğin?
Okulöncesi eğitimine değin girilir ve her şey tarumar edilir miydi?
Demek ki; beklenmiyor, aklı başına gelsin de bir soralım denmiyor... Kendi haline bırakılmıyor kimse...
Onun içindir ki, sadece din meselesi ile ilgili değil, hemen hemen her konuda bizim gibi ülkelerde, insanların yaşamlarına ilişkin olarak kendi özgür iradeleri ile seçme yeterliliği sonucu tercihlerine dayalı neredeyse hiç bir şey yoktur.
Dolayısı ile insanların tercih ettikleri sandıkları her şey aslında onlara dayatılan şeylerdir.
Oysa bir insan hayatını ne kadar çok kendi tercihleri ile yaşarsa o hayat o kadar ona aittir.

Etiketler: ,

ÖLÜMÜN NİMET OLARAK ÖĞRETİLMESİ VE ALGILANMASI SORUNSALI


İlkokul, ortaokul çocuklarına yönelik yönelik “Değerler Eğitimi” ve "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" ders kitaplarını ve müfredatlarını incelerseniz ölüm konusunda özetle; “Eğer ölüm güzel olmasaydı Allah en sevdiği kullarını çok uzun yaşatırdı; ölüm de bir nimettir; ağırlaşmış hayat yükünden kurtulmaktır” gibi ifadelere rastlarsınız.
Burada anlatılmak istenen ölümü doğal karşılamak ve "Allah’ın verdiği canı ondan başka kimsenin alamayacağını" anlatmak olabilir belki ama zihinsel olgunlaşması tamamlanmamış, soyut düşünme yeteneği gelişmemiş çocuklara “Ölüm güzeldir, nimettir, hayatın yükünden kurtulmaktır” gibi ifadeler ile yaklaşmak onların dünyasında ne gibi duygu fırtınaları oluşturmaktadır hiç düşünülüyor mu acaba?
İlerde ölmeler ve öldürmeler sarmalında kurgulanacak bir hayat için bu tür inanç ve düşüncelerin etkisini tahayyül edebiliyor musunuz?
Örneğin öldürenlerin öldürdükleri için aslında onları bu “nimet”ten yararlandırmış olduklarını düşünecek kadar bir sapkınlık içinde olabileceklerini görebiliyor musunuz?
Günümüzde öldürmelerin bu denli, doğal ve sıradan olmasının altında yatan bu tür bir değerler ve inanç edinimi değil midir?
Örneğin Hizbullahın Türkiyede işlediği cinayetleri, İŞID denen sapkınlığı, Rahip Santoro cinayetini, Maraştaki Alevi katliamını, Sivas kırımını ve inanç ve ideoloji adına işlenen diğer tüm cinayetleri başka türlü nasıl açıklayabilirsiniz ki?

Etiketler: , ,

HAYATA DAİR

Hayatta tercih ettiğimizi sandığımız çoğu şey aslında bize dayatılan şeylerdir. Bir çoğu da içinde bulunduğumuz sosyal sınıfın ve koşullarının bizi getirip bıraktığı yerdir.
Oysa bir insan hayatını ne kadar çok kendi tercihleri ile yaşarsa, o hayat o kadar ona aittir.
Dolayısıyla kendimize ait sandığımız hayatın büyük bölümü aslında bize ait değildir.
Çok yazık...

Etiketler: ,

KADER...

Herkes doğup geldiği yaşam koşullarının gerektirdiği bir hayatı yaşar. 
İçine doğduğumuz hayatın koşulları ne kadar iyi ise o kadar güzel, ne kadar kötü ise o kadar berbat yaşarız.
Kader denilen şey, insanın içinde bulunduğu sosyal sınıfın ona sunduğu ya da sunamadığı yaşam koşullarından başka bir şey değildir aslında.
Onun içindir ki; çocuklara yalan söylemenin anlamı yoktur.
Çocuklara doğruyu söylemek gerekir... Ki yaşam koşullarını nasıl değiştirebileceklerini ya da bazı şeyleri değiştirmenin nasıl mümkün olabileceğinin gerçekçi arayışına girsinler.
Paçayı kurtarmak peşinde koşan bireylerden oluşan bir toplum yerine, hayatı daha güzel kılabilmenin toplumsal nedenlerini sorgulayan bireyler daha sağlıklıdır çünkü.

Etiketler: