25 Eylül 2014 Perşembe

DÜNYAYI TÜM DÜNYALILAR İLE PAYLAŞMA DUYGUSU VE BİLİNCİ NASIL OLUŞUR?

Çocuklara, özellikle de okulöncesi ve ilkokul dönemi çocuklarına özenle bakar, özenle gözlerim onları.
Biraz da işimin önemli bir parçası olduğundan olsa gerektir bu.
Söz konusu yaş grubu çocuklarımızın belki hepsi değil ama, büyük çoğunluğunda yaşam ile ilgili "temel hareket becerileri" ve "temel yaşam davranışları" konusunda hissedilir ölçüde eksiklikleri ve olumsuzlukları söz konusu.
Temel hareket becerileri dediğimiz konuya hiç girmeden, başka bir konuya "temel yaşam davranışları" konusunun hayvanlara karşı tutum ve davranış ile ilgili olanına ilişkin gözlemlerimi paylaşmak ve buradan da bir senteze ulaşmak isterim doğrusu.
Örneğin çocuklarımızın çoğunda inanılmaz ölçüde bir hayvan düşmanlığı var. Bilinçli bir düşmanlık değil ama bu. Bu muhtemelen ebeveynlerin tutumlarından kaynaklanan hayvanlar "pis", "iğreti", "aşağılık" "tehlikeli" görme eğilimi ile ilgili olsa gerektir. O kadar çok çocuk kedilere tekme, köpeklere taş atma eğilimi sergiliyor ki şaşmamak elde değil. Ve o kadar çok çocuk kedi veya köpeklerden kaçıyor, korkuyor veya uzak duruyor ki inanamazsınız. Oysa bu yaşlardaki çocuklar en doğal hallerine bırakıldıklarında hayvanlar ile iç içe yaşayabilecek denli yakın olurlar.
Elbette, akvaryumda yemi, kafeste suyu unutulan balık ve kuş edinmek suretiyle hayvan sevgisi ya da dünyayı hayvanlar ile paylaşma duygusu ve bilinci gelişmiyor. Çünkü bu bir yöntem değil yalnızca endüstriyel sömürünün insan-hayvan ilişkini yeniden belirlemiş olmasıyla ilgili bir durum.
Evde beslenen hayvanlar ile çocuklarda gelişen şey nedir derseniz; hayvanlara hükmetme ve onların sahibi olma duygusudur derim ve tam anlamıyla önce naifçe başlayan bir ahlaksızlığın oluşturulma sürecinden başka bir şey değildir
Çünkü canlıları ne kadar metalaştırırsanız o kadar değersizleştirirsiniz.
Anımsayalım, kölelik sistemlerinde insanların değersizliği, kölelerin birer meta oluşlarından değil midir? Ve günümüzde çoğu insanlar modern köleler olarak, emeklerinin karşılığı alamadıkları ölçüde değersizleştirilmiyorlar mı?
Her neyse.
Unutulmaması gereken şudur;
Çocuklar dünyayı paylaştıklarıyla beraber yaşamayı ancak bitki ve hayvanlar ile birlikte dünyayı paylaşarak öğrenebilirler. Dünyayı, dünyada tüm var olanlar ile birlikte paylaşmaları gerektiği duygusunu ve bilincini ancak bitki ve hayvanların da tıpkı kendileri gibi bir yaşam hakkı olduklarını hissetmeyle mümkündür.
Bu hissetmenin yöntemi de eşitliğe ve yaşam hakkının teslimine dayalı "doğal yaşam" içinde bulunmaktır.
Farkında mısınız?
Her geçen gün ne kadar çok ağaç ve ne kadar hayvan düşmanı olmaya başladık... Bu bir tesadüf müdür? Yoksa nesilden nesile aktarılan sosyo-kültürel bir erozyonun ürünlerinden midir?
Her şeyin ve her yerin "en değerli varlık olan insana ait" olduğunu düşünen sapkın bir neslin egemen olduğu bir ülkede yaşıyoruz epey zamandır.
Bunun yanı sıra pet-shop hayvanları ve bonzailer ile hayvan ve doğa sevgisi peşinde olan bir toplum olduğumuz da bir gerçektir.
Tüm bunlar toplumsal ve kitlesel bir kültür erozyonu değilse başka nedir?
Doğa ve sevgisi ve bilincinin yapay yollar ile mümkün olmadığını anlamayan bir kitleselliğin, endüstriyel yaşamı kutsadığı bir halk ve bir ülke olmanın dayanılmaz ağırlığı her geçen gün daha da büyümekte.
Bu farkındalığı hissetmeye engel teşkil eden ise; daha güçlü, daha zengin olma hayalleri ve hedefleridir. Oysa mutluluk için bunların yetmediğini anlayacağımız günler çok uzakta değildir.
Bu halkı, bu ülkeyi ve bu dünyayı kurtaracak olan doğanın ve doğa içinde yer alan tüm canlıların "topyekün barışı" kurtarabilir ancak.
Doğa buna hazır.
Hayvanlar buna hazır.
Bitkiler buna hazır.
Dereler, göller ve denizler hazır.
Peki biz hazır mıyız? Hayır... Sadece hazır olmayan ve daha uzun süre olmayacak olan biziz...

Bir gün gelecek ve göreceğiz "vehbinin kerrakesini"...

Etiketler: ,

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa