28 Nisan 2015 Salı

UĞRAŞILARIMIZ BİZİ NASIL KILAR?



Uğraştığımız her neyse bizi "iyi" ve "dürüst" kılmıyorsa, uğraşmanın hiç bir anlamı ve gereği yok demektir.

Bu yaşamı idame ettirdiğimiz "iş" konusu için tartışmalı bir durumdur. Ama genellikle böyledir. Hele hele sanat, spor, düşün, siyasi ve politik tutumlarımız ve her türlü hobilerimiz bizleri iyi ve dürüst kılmanın araçlarından birisi değilse, olmuyor olamıyorsa ne gerekleri vardır ki?

Kendimize yönelik "iyi ve dürüst" olmak meselesi ile topluma karşı iyi ve dürüst olmak meselesi arasından sanıldığı kadar uzak bir mesafe yoktur. Birisi omdan diğeri pek olmaz kolay kolay. Kendine karşı iyi ve dürüst olmanın aynı zamanda bireyci olmanın değil, bireysel olabilme ile ilişkisi yadsınamaz bir gerçektir. 

Bireysellik ise toplumsal olabilme becerisindeki en önemli aşamalardan birisidir.

Etiketler:

27 Nisan 2015 Pazartesi

SOSYAL OLARAK ERKEĞİN KOLAY EVRİMLEŞEMİYOR OLUŞU



Erkeğin tam anlamıyla uygar bir birey olamayışı, onun karşı cinse ilişkin sosyal ve eşitlikçi bir bireye evrilemiyor oluşu antropolojik bir araştırma konusu olsa da aslında basit bir neden-sonuç ilişkisinin ürünü olarak ortaya çıkar.

Erkeğin aklı ermeye başladığında ilk tanıştığı şey, ailede babanın sözünün geçiyor oluşunu algılamaya dayalı gerçekliktir. Bu istisnasız her türlü ailede böyledir.

Sonra yavaş yavaş kapı önüne çıkmaya ve arkadaş grubu içine girmeye başladığında bedensel gücün ne denli önemli olduğu ile tanışır erkek. Kimin daha iri yarı ve dövüşken olmasıyla ve sözünün geçmesiyle ilgili bir dünyadır bu tanışılan. Oyunlarda topun ve sıranın hep güçlü olana verilmesi zorunlu olunduğu, kuralların ona göre değiştiği böylesi bir oyunu oynamak durumunda kalındığı bir hayatın öğrenilmesi, aynı zamanda güçlü olma isteğinin de kaydedilmesi anlamına gelir. 

Sonra paranın gücü ve önemi ile karşılaşır erkek. Parası olanların daha güçlü ve daha ayrıcalıklı olduğunu anlar. Sözü en çok geçenlerin parası olanlar olduğunu fark eder.

Daha sonra giderek erkek olmanın ilkel ayrıcalığı ile, güçlü olmanın ulaşılmazlığı arasına bocalarken erinlikten ergenliğe, ergenlikten büyümeye doğru yürüyen yaşam süreçlerinde törel, geleneksel, dinsel ve diğer tüm kültürel ögelerin öğretisi ile bir şeyi oluşturur kafasında. Oluşturduğu şey kendine özgü bir imparatorluğunun olabileceğidir. Ama  bu imparatorluğun oluşması için en az iki kişiye ihtiyaç vardır ve birisi ötekinden mutlaka daha "güçsüz" olmalıdır. Yoksa imparatorluk kurulmayacaktır.

Bu köyde de, mahallede de, kasabada da, kentte de hep böyledir. Erkek mutlaka bir yerin ve bir şeyin imparatoru olmak zorundadır. Aksi halde erkek olmayacak/olmayacaktır.

İşte erkeğin böylesi bir yaşamsal biçimi aslında onun yaşamsal sorunudur. 
Erkeğin toplumsal olarak evrimleşemiyor oluşunun tüm hikayesi buralardadır.

Etiketler:

FARKINA VARMAK İLK DEVRİMCİ EYLEMDİR



Bütün İnsanlar yaşamları boyunca bulundukları coğrafyanın ve toplumsal yapının gerektirdiği gibi hisseder, gerektirdiği gibi düşünür ve gerektirdiği gibi davranırlar. Ve sanırlar ki, başka türlüsü asla mümkün değildir. Ve üstelik çoğu da yaşadığı coğrafyada ve toplumda başka türlü hissetmenin, düşünmenin ve davranmanın mümkün olabileceğinden dahi habersizdir.

Oysa söz konusu coğrafyada ve toplumda alışılagelen hissetme, düşünme ve davranma dışında da hissetmek, düşünmek ve davranmak mümkündür. Üstelik çoğu zaman da o coğrafyaya daha uygun olandır.

Gelenekler, töreler, alışkanlıklar, teamüller, kurallar, yasalar ve benzeri tüm dayatmaların çoğu coğrafyanın yani doğanın gereklilikleri değildir. Bunu çözümlediğimiz an toplumsal gereklilik olarak dayatılanların çoğunun toplum için değil "topluma egemen olmanın gereklilikleri" olduğunu anlarız.

Sonuç olarak bize yüzyıllardır özellikle yerleşik toplum ile başlayan süreçte dayatılanların çoğunun coğrafya ve toplum ile ilgili olarak, coğrafyaya hakim olmak ve coğrafyadaki toplumu yönetmek üzerine kurgulanmış "gereklilikler" olduğunu anladığımız an "farkında" olduğumuz andır.

Farkına varmakla başlar her şey.

Etiketler:

18 Nisan 2015 Cumartesi

"Türkiye Seninle Gurur Duyuyor" Sloganı Üzerine



"Türkiye sizinle gurur duyuyor" en sık duyduğumuz ve en çok maruz kaldığımız eziyetlerden birisidir.

En çok kullanılan slogan olmasının nedeni bilinç altını en iyi ifade etmesi ve kullanılmaya müsait insanların kullanılmasında oldukça işlevsel olmasından olsa gerektir. 

Düşünebiliyor musunuz? 
Yüzlerce, binlerce kişi birisine ya da birilerine "Türkiye seninle gurur duyuyor" diye boğazlarını yırtarcasına bağırırken, gurur duyduklarını bağıranların tamamı "gurur duyulan" kişiye odaklanırlar.

Oysa asıl önemlisi gurur duyulan şeyin ne olduğudur.
Gurur duyulan şeye odaklanabilseler belki de gurur duymamaları gerektiğine ilişkin bazı kuşkulara sahip olabilecekler.  

Bu ülkenin en dramatik ve en trajik toplumsal fotoğraflarından birisi "Türkiye seninle gurur duyuyor" fotoğrafıdır.

Gurur duyulan şeyleri birer birer inceleyin içinde emek adına, sömürü karşıtlığı adına, toplumculuk adına, aşk ve sevgi adına zerre kadar bir şey olmadığını görürsünüz. 

Ama söz konusu "Türkiye seninle gurur duyuyor" fotoğrafının içinde ırkçılık, dincilik, sermaye yandaşlığı, işbirlikçilik, hırsızlık, rantçılık ve benzeri halk düşmanlığı motiflerini ve gerçeklerini bulabilirsiniz.

Üstelik gurur duyulan şeylerin olumsuzluğu ve kirliliği yetmezmiş gibi, gurur duyanların söz konusu gururlarını tüm Türkiye'ye mal etmeleri yok mu? İşte bu da işin en can sıkıcı yönlerinden birisini oluşturuyor.

Örneğin,
Adam katil, adam hırsız, adam emek düşmanı, adam işbirlikçi....
Hapishaneden çıkıyor, ellerinde Türk bayrakları altlarında son model otomobillerle gelenlerin yanı sıra bir de açlar ve yoksullar takımı var ki; hep bir ağızdan durmadan bağırıyorlar,   "Türkiye sizinle gurur duyuyor"... 

Oysa gurur duyulan zibidiler de, gurur duyan zibidiler de biliyorlar ve hissediyorlar ki; gurur duyulan şeyler çoğunlukla pis şeyler...  

Gurur duyulanlar ve gurur duyanların hayatına bir bakınız, neredeyse kimseye teşekkür etme ihtiyacını ya da isteği duymadıklarını görürsünüz. Garip değildir. Çünkü işi ve yaşamı gurur duyulmak ve gurur duymak olanlar teşekkür etmeyi bilmezler. Çünkü gurur duyulan ve gurur duyan ilişkisi dikey bir ilişki olup aynı zamanda ve biat ilişkisidir. Oysa teşekkür vefa ilişkisidir ve yatay bir ilişkidir.

Etiketler:

14 Nisan 2015 Salı

DİNİ,SİYASİ VE ETNİK KİMLİK ÜZERİNDEN TOPLUMSAL VEYA BİREYSEL KİMLİK BELİRLEME VE DÜRÜSTLÜK

BİLİNDİK AMA ÜZERİNDE DURULMAYAN MALUM GERÇEK...
OYSA ÖLÇÜT TEKTİR; DÜRÜST OLMAK VEYA OLMAMAK.


(DÜNYA DÜZENİ KURUCULARININ VE YÜRÜTÜCÜLERİNİN BASİT STRATEJİSİ ÜZERİNE)
Kendimizden başlayarak tüm tanıdıklarımızı ve hakkında basit değerlendirmeler yapabileceğimiz herkesi teker teker gözden geçirerek şu şu basit sorular üzerinden iki grupta toplamamız gerekse;

1. Yalan söyler mi, söylemez mi?

2. Hak etmediği halde küçük de olsa herhangi bir şeyi "ben bunu alamam ben bunu hak etmedim" der mi? Demez mi?
3. Kendisine yapılan bir haksızlık durumunda gösterdiği tepkiyi, söz konusu haksızlık bir başkasına yapıldığında ve buna tanık olduğunda aynı tepkiyi verir mi? Vermez mi?

4. İşi ne olursa olsun "aman bana ne, ben mi kurtaracağım bu memleketi" diyerek işini savsaklar mı? Savsaklamaz mı?

5. Kendinden daha güçsüzleri, yoksulları güçlü ve zenginler kadar önemser mi? Önemsemez mi?

6. Güç karşısında yaranma eğilimi sergiler mi? Sergilemez mi?

Kabaca iki grupta topladığımız bu kişiler içinde;
1. Kendini ülkücü, sağcı, muhafazakar, milliyetçi, solcu, sosyalist, demokrat gibi siyasi kavramlar ile tanımlayanlar var mı? Yok mu? diye,
2. Kendini dindar, inançlı, dinsiz, inançsız diye tanımlayanlar var mı? Yok mu? diye
3 Ve kendini Kürt, Türk, Laz, Çerkez vb. etnik kimlik açısından tanımlayanlar var mı? Yok mu? diye üstünkörü de olsa şöyle bir baksak,
Göreceğimiz şey genel olarak şudur;
Gerek siyasi kavramlar, gerek din ve gerekse etnik kimlik üzerinden kendini tanımlayan kişilerin eşit olmasa da yukarıdaki 6 madde ile belirtilen davranışlar açısından her iki gruba da dağılım gösterdiğini görürsünüz. 

Yani yalan söyleyen dindarı da, inançsızı da, karşısındaki güçsüzü önemsemeyen solcuyu da, sağcıyı da, hak etmediği herhangi bir şeyi reddetmeyen Türk'ü de, Kürt'ü de görebilirsiniz.
O halde, kişilerin kendilerini siyasi bir kavram, din ve inanç ve etnik kimlik üzerinden ifade etmeleri onları dürüst kılıp kılmama üzerinde bir etken değilse, çok da önemli ve gerekli olmayan "şeyler" sonucu ortaya çıkmaz mı?.
Çünkü yalan söyleyenin, haksızlık yapanın, karşısındaki güçsüzü önemsemeyenin sağcısı solcusu, Türkü Kürdü, dindarı dinsizi olmuyorsa, üzerinde durup düşünmemiz gereken bir durum söz konusu değil midir?
İnanç, siyasi düşünce, etnik kimlik dünya düzeni ve egemen olmanın işlevsel birer aracıdırlar. Bilindiği üzere savaşların hepsi iktidar olma üzerinedir. Bunun için en önemli ve kullanışlı araçlar din, ideoloji ve etnik kimliktir.
HAYATIMIZDAN BUNLARI ÇIKARDIĞIMIZ ZAMAN YA DA BU OLGULARI YAŞAMIMIZI VE KONUMUMUZU BELİRLEYEN ŞEYLER OLMAKTAN ÇIKARDIĞIMIZ ZAMAN "BARIŞ" DAHA KOLAYDIR.
AMA DÜNYA DÜZENİ KURUCULARI VE YÜRÜTÜCÜLERİ DİN, ETNİK KİMLİK VE SİYASİ KİMLİK SAVAŞ ARAÇLARINDAN ASLA VAZGEÇMEZLER.
ÇÜNKÜ BU ARAÇLAR HER ZAMAN İŞ GÖRMÜŞ VE İŞ GÖRMEYE DEVAM EDEN ARAÇLARDIR.

Etiketler: , , ,

13 Nisan 2015 Pazartesi

EĞİTİMDE DEĞİŞİM VEYA DÖNÜŞÜM NEDEN YAPILIR?


EĞİTİM MODELLERİ TERCİHİ İNANCA VE İNANÇSIZLIĞA DAYALI BİR HUSUS DEĞİLDİR. OLUŞTURMAK İSTEDİĞİNİZ TOPLUMSAL YAPI VE ULUSLARARASI BOYUTTA ÜLKENİZİ KONUMLANDIRMA MESELESİDİR.

Dünya örneğinde "sembolik dini okullar modeli" ve "laik okullar modeli" olarak kabaca ve genel bir sınıflama ile ifade edebileceğimiz durum bizde en son;
Bir tarafta ilkokullardan başilayıp üniversitelere kadar uzanan "Yeni Türkiye"nin "İmam Hatip Okulları Eğitim Modeli",
Bir tarafta da, "Eski Türkiye"nin "Seküler Eğitim Modeli" şeklinde bir durumu yansıtır hale gelmiştir.


Dindar olmak, inançlı olmak başka bir konu, İmam Hatip Okulları Eğitim Modeli ise apayrı bir konudur.
Seküler eğitim modelinden dinsizler, inançsızlar çıkmayacağı gibi, imam hatip eğitim modelinde de dindarlar ve inançlılar çıkmıyor. Bu ulusal ve evrensel bir konudur.

Halk ve bazı okumuşlar bu eğitim modellerini dindar veya dinsiz nesil yetiştirme üzerinden tartışırlarken, asıl neden ulusal düzeyde birilerinin egemenliğini sağlamlaştırma, bağlı ve işbirlikçi sermaye grupları oluşturma gidişatının uluslararası düzeyde ABD kılavuzluğundaki çok uluslu tekellerin ve finans kapitalin emperyalist dönüşüm ve devamının da bir gereğidir.

Mesele dinsizlik ve dindarlıktan zemininde tartışılacak bir eğitim modeli ve programları değil, neden sonuç ilişkileri mantığı kuramayacak bireylerden oluşan devasa bir tüketim toplumu oluşturma diyalektiğine bağlı işbirlikçilik meselesidir.

Mevzu gerçekten çok başkadır.
Lakin "yeni Türkiye"nin eğitim modeli, eğitim programları ve ders içerikleri size her şeyi anlatabilecek şekilde değişmektedir. Hem de anaokulunda üniversitelere kadar.

Etiketler: ,

12 Nisan 2015 Pazar

AKP, CHP, MHP VE HDP TOPLUMCU PARTİLER MİDİR?

Önce toplumculuğa, tanımlardan hareketle bir bakalım;

1. İnsanların birlikte yaşayışlarında toplumsal adaletin sağlanması için gösterilen her türlü çaba,
2. Her insana, insana yaraşır bir yaşam sağlamak üzere, kişiler ve sınıflar karşısında topluma üstünlük tanıyan görüşler, üretimi devletin düzenlemesini ve üretim araçlarının kamulaştırılmasını savunan öğreti,
3. Üretimde ve üretilenlerin dağıtımında tek tek kişilerin, sınıfların değil, toplumun yararını göz önünde bulunduran toplumsal düzen,
4. Üretim araçlarını kamusal iyelik altında bulunduran, bu yolla ekonomik etkinliklerde kâr yerine insan gereksinmelerini en iyi biçimde karşılamayı amaçladığını savunan toplum düzeni,
5. Böyle bir düzeni savunan toplumsal-siyasal öğreti,
6. Kapitalist toplumlarda egemen sınıfların, sınıf bilincinden yoksun insanlar üzerinde üstünlük sağlaması ve onları sömürmesi üzerinden meşruluğunu sağladığını savunan doktrin. 

Barajı geçerek meclise girecek olmaları bakımından sözü edilen dört partinin görüleceği üzere "toplumculuk" tanımlarından hareketle "toplumcu birer parti" olmaları ne olası ve ne de olanaklıdır.

Çünkü tüzük, program ve seçim broşürlerinde bu tanımların içini dolduracak somut göstergeler söz konusu değildir. Sadece 1.maddedeki tanıma atıf yapılan ifadeler vardır. Ancak birinci maddedeki "toplumsal adaletin" aslında nesnel koşullar ve ekonomik eşitlik düzleminde bir adalet anlayışı olduğunu belirtmemiz gerek. Çünkü adalet muğlak ve salt yasalar önünde eşit olma sözü ile sağlanan bir olgu değildir.

Bu durumda bu partiler toplumcu değillerse "neci"dirler? Ve bu durumda neyi ve kimi temsil etmektedirler? Bir parti toplumcu değilse "neci" olabilir?

Özetle kandırılıyoruz... Sorarsanız hiç birisi toplumcu değiliz demeyeceklerdir ama toplumcu olmanın ön koşullarının parti tüzük ve programlarında olmamasını da açıklayamayacaklardır. Kesin ve net olarak kandırılıyoruz.

Daha somut bir örnekten yola çıkarak söz konusu partilerin toplumcu olup olmadıklarına bir daha bakalım; Söz konusu dört partiden hangisi iktidar olduğunda aşağıdaki maddeleri uygulayacağını taahhüt edebilmekte ve bunu ve seçim programında yazılı olarak ifade edebilmektedir?

1. Su, elektrik ve haberleşme gibi temel hizmetleri verenler başta olmak üzere, kamu kuruluşları sermayeye peşkeş çekilmeyecektir.
2. Sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim özelleştirilmeyecektir.
3. Yerli tarıma verilen destekler arttırılacak, ülke tarımı kendine yeter hale getirilecek, tarımda ithalata  son verilecektir.
4. İşçi sınıfının örgütlenmeleri arttırılacaktır.
5. Çalışanların ve ücretlilerin, ücret ve maaşları yoksulluk sınırının üstüne çekilecektir.

Görüleceği üzere toplumcu olmak toplumcu uygulamaları hayata geçirebilmeyi söylemekten ve son tahlilde hayata geçirebilmekten geçer. Söz konusu partilerin içinde böylesi bir parti yoktur. O halde bu partilerin hiç birisi gerçek/nesnel anlamda toplumcu bir parti değildir. Çünkü toplumculuğun ön koşullarını yerine getirmekten, getirmeyi garanti etmekten çok uzaktırlar.

Bakınız toplumcu olmayan hiç bir parti nesnel olarak topluma arzulanan yararı sağlayamaz, sağlayacak önlemleri ve uygulamaları gerçekleştiremez. Ama buna rağmen söz konusu dört parti, geniş toplum kitlelerinin oylarını alacaklardır.

Ta ki, toplumun "toplumculuk" talepleri ortaya çıkıncaya kadar. Peki, toplumculuk talebi kendiliğinden ortaya çıkar mı? İşte bütün mesele de buradadır.  

Etiketler: , , ,

KATİL OLMAK NEDİR?

Dil kurumu, diğer sözlükler ve ilgili kaynaklar tarandığında "katil" sözcüğünün tanımında ortaklaşılan ifadeler aşağıdaki şekildedir.

İsim: İnsan öldüren kimse,
Sıfat: Öldürücü, ölüme neden olan,
Fiil: Öldürme.

Öldürmeyi, zamansal, nedensel ve amaçsal olarak olarak tanımlamak, ayırmak, sınıflamak gibi yaklaşımlar tamamen göreceli, ideolojik, siyasi, dini ve benzeri bireysel ve toplumsal ihtiyaçlara, öngörülere ve niyetlere göre yapılmış hafifletici, azmettirici egemen ve eril dayatmalarıdır.

Nedeni ve niçini ne olursa olsun bir canlının diğer bir canlıyı öldürmesi onu "katil" yapar.
Birisinin diğerinin hayatını sonlandırması ve sonlandırmaya neden olmasını bu anlamda okuduğumuzda içimizde katil olan çok kişi ve kurum olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.

Şehitlik, gazilik, kahramanlık, yiğitlik, vatan, onur, namus, din, ideoloji ve diğerleri... Her neyse öldürmek eylemi nedenselliğini düşünseniz ve öne çıkarsanız dahi öldüreni "katil" yapmaktan alıkoyan bir şey değildir.
Kişiler ve kişileri kullanan kurumlar ne öldürürse öldürsün, neden öldürürse öldürsün ve niçin öldürürse öldürsün "katil" olur...

Kurumlar ve kurumların organizasyon biçimi olan devletler de katil olur. Çünkü "öldürücü" ve "ölüme neden olma" demek "katil" olmak demektir.
Her ne sebepten olursa olsun bir polis, bir asker bir insanı öldürmüş ise bu öldüreni katil yaptığı gibi öldürmeyi sağlayanı veya neden olan devleti de "katil" yapar.
Çünkü yok etme ve yok etmeye neden olma "katil" olmaktır. Gerisi hikayedir.

Böyle bakınca kaçımız katil değil? Kaçımız masum?
(Hayvan ve ağaç öldürmelerini de düşündüğünüzde)
Böyle bakınca hangi devletler katil değil? Katil olmayan devlet var mı?
Katil olmayan bir devlet mümkün mü?

Bu anlamda "KATİL DEVLET" diye bağırmak doğru ve haklı bir çığırma değil midir? 
Üstelik bir ülkede insanlar sırf sokağa çıkıyor, izinsiz protesto gösterileri yapıyor diye onları öldürenler ve ölümlerine neden olanlar "katil" olmanın tanımına uyuyorken. Unutmayalım öldürmenin ve ölüme neden olmanın gerekçeleri bir yana, olayın kendisi bir yanadır. Hiç bir gerekçe katil olmayı engelleyen bir unsur ve olgu değildir.

Not: Namus, vatan, ideoloji ya da din meseleleri ile öldürme ve "katil" olup olmama ilişkisi bizi polemiğe ve açmaza götürür. 

Etiketler: